‘adam olmak’ Kategorisi için Arşiv

Bir babanın vasiyeti.

Cumartesi, 09 Ocak 2010

Fena bir vasiyet değil, ekleyeceğim şeyler olur ama bunu da yayınlamak istedim.

Bir babanın vasiyeti

Melih Arat

Bugünlerde vasiyetleri inceliyorum. En güzel vasiyetler bilgi olarak bırakılanlar. Para harcanıyor, bitiyor; babamızın ya da annemizin muhteşem karakterinin eğer bizi yetiştirmeye vakit ayır/a/madıysalar bize bir faydası olmuyor. Ben de bir tane jenerik vasiyetname geliştirmeye çalıştım. İlk taslak vasiyetnamenin bir kısmı aşağıda.

“Evladım, sana bir mülk kalacak olursa, bu mülkü sürekli bir gider olmaktan çıkar; yatırıma döndür. Kiraya ver ya da gelir getirecek bir işletmeye döndür. Arsaysa otopark, meskense ev, dükkansa işyeri olarak kirala ya da işlet. Mülkü satarsan hazır para kolayca harcanır gider. Tasarruflu ve tutumlu ol; lüks eşyalardan seni daha çok mutlu edecek olan cebindeki paradır. Bir kriz olduğunda lüks eşyalar seni kerize döndürür. Tasarrufun varsa kriz anında krallığın ortaya çıkar. Kazançlarının en az yüzde 10′unu tasarruf et; yüzde 20’si ile de yatırım yap. Yatırım yapmak ya da genel giderleri düşürmek gibi bir işlevi olmadıkça borç alma. Kimseye kefil olma. Çok yakın bir dostunsa küçük bir miktar borç verebilirsin.

İş yapacaksan enformasyonla kaldıraçlanan işleri tercih edebilirsin. Bill Gates dünyanın en zengin insanı, çünkü enformasyon satıyor. Bilgisayar satanın, her yeni satış için bilgisayar yapması gerekirken, bilgi satanın sadece müziğini / resmini / filmini / kitabını / CD’sini çoğaltması gerekiyor. Her çoğaltım da kâr anlamına geliyor. Yaptığın iş sıra dışı olsun. Fark edilsin. Sıra dışı işler kendi reklamını kendi yapar; markalaşırsın. Yaptığın her işte farklı olmaya çalış. Kendini sürekli geliştir ve sürekli öğren, yeni yetenekler kazan. Geniş bir çevre edin. Derneklere üye ol, seyahat et, her çevreden başarılı insanlarla dostluk kur. Fırsatlar ve bilgi, insanlar üstünden gelir. Değerde insanlarla etkileşimli iş modelleriyle ortaya çıkar. Yaptığın her iş basit bir ticaretten öteye hizmet etsin. Mal da satsan, otel de işletsen insanlara hizmet ettiğini unutma. Her zaman hem müşterilerine hem de topluma hizmet et. İşler yolunda gitmezse işi bırak ya da kapat.

İnsanlarla derin ve sağlıklı ilişkiler kur. Yaşamında uygun şekilde herkese yardım et. Yardım etmek bazen dinlemektir. Bazen referans olmaktır. Bazen bir imkan sağlamaktır. Yardım et. İnsanlarla uyumlu olmak için gayret et. İlkesel olarak ayrı düşüyorsan çatışmak yerine onlardan ayrıl ya da onların senden ayrılmasını sağla. Dostlarını, arkadaşlarını mümkün oldukça ziyaret et. Gidemiyorsan teknolojinin imkanlarıyla onların hatırlarını sor. Başarılarını, bayramlarını tebrik et. Her fırsatta hediyeleş. Seyahatlerden küçük de olsa hediyelerle dön ve sevdiklerine hediyeler ver. Çevrendekilerin beğenmediğin bir davranışları olduğunda, bunu çok ertelemeden birebir söyle. Arızalı bir arabanın seni yolda bırakmasını bekleyeceğine, servise sok ve sağlam bir şekilde yoluna devam et.

Ailenle ilgili sorumluluklarını bil. En iyi eş faturaları ödemeyi unutmayan, eve icra getirmeyen, elektriği suyu kestirmeyen eştir. Ailene zaman ayır. Onları sev. Birlikte öğren ve eğlen ve tüm aile üyelerine kendi yaşam amaçlarına ulaşmalarında uygun şekilde destek ol. Hediyeleşmeleri, kutlamaları ihmal etme.

Allah’ın adını anmayı unutma. Hak yemekten kork. Dünyanın başka bir yerine ve öteki aleme götürebileceğin tek şeyin temiz bir ahlak ve vicdan olduğunu unutma. Hata yaparsan tövbe et. Kendine zarar veren hiçbir şey yapma. Allah’ın bize çok az şeyi kısıtladığını ve çok şeyi serbest bıraktığının farkında ol. Kısıtlamalara değil, özgürlüklere odaklan. Ölmüşlerini unutma ve onlara dua et. Bu vasiyeti sen de çocuklarına bırak ki, onlar da hem sana hem bana dua etsin.”

Öss tercihi yapacak gençlere önerilerim.

Pazartesi, 20 Temmuz 2009

Akademik kariyerim çok parlak değil ama sağolsunlar etraftan sürekli soruyorlar nasıl Öss tercihi yapalım diye.

Hem bir kayıt olsun diye hemde toplu bir cevap niteliğinde Öss tercihi konusundaki fikirlerimi yazmak istedim.

Bu konuda ilk söyleyeceğim şey okulların ve bölümlerin üstünde, yaşanacak üniversiteli olma kültürünün kesinlikle alınması gerektiğidir. İlk iki yıl dersleri zaten çoğu alanlarda ortak derslerdir. Ayrıca bu ülkede çoğu insan okuluyla ilgili birşeyler yapmaz. Önemli olan bir şekilde ! hayata hazır olmaktır.

İlk önerim, daha net hedefler yoksa bölümün etiketine takılmamaktadır. İşletme okumak gibi … İşletme okuyup klima satmak ve coğrafya okuyup kilma satmak arasında çok bir fark olmadığını düşünüyorum.

İkinci önerim aklınızdan geçen bölümün mezunlarını iyi gözleyin, ne yapıyorlar nasıl yaşıyorlar, ne şartlarda hangi gelir düzeyine çalışıyorlar. Bunlar sizin kariyer hedefinizle örtüşmeli.

Üçüncü önerim eğer çok net bir kariyer tercihiniz yoksa, veteriner olmak gibi, udi olmak gibi.  En rahat gidebileceğiniz kültürel katkıları en fazla olan, ve kesinlikle en ekonomik olan il, üniversite ve bölümü tercih etmenizdir.

Sonuçta dediğim gibi asıl olanın 2 yada 4 yıl size verilen o üniversiteli olma süresini, en dolu, en verimli, en sosyal, eğitici şekilde yaşamaktır.

Ne bu sınav ne de bu okul  hayattaki saadet ve başarınızı garanti edemez. Önemli olan geçen zamandan alabildiğiniz verim ve keyiftir.

Kolaylıklar dilerim.

Detay sormak isteyenler lütfen fatihpakdamar@hediyedenizi.com a yazmaktan çekinmesin.

Ekin Acar ‘ın firmamızla bir ilişkisi kalmamıştır.

Çarşamba, 08 Temmuz 2009

Yeni göreve başlayan pazarlama müdürümüz  Ekin Acar

12 günlük yeni görevinden.

Maaş günümüz olan 1 temmuz 2009 akşamı, bir istifa maili bırakarak kendi isteği ile ayrılmıştır.

Mail ile öğrendiğimiz bu gerekçeden dolayı firmamız ile ilişiği kesilmiştir.

Bu vesile ile çevremize duyrulur.

www.HediyeDenizi.com

İş yerinde boş zaman olmaz

Çarşamba, 01 Nisan 2009

“Her çalışan veya bir konuyla uğraşan herkes, o işi veya hizmeti bir üst konuma taşıyamıyorsa, bir üretkenlik katamıyorsa, bir başka deyişle şu hayata kendi yetenekleri ve şahsiyeti ile bir imza atamıyorsa,  bence makinedir.”

Okullarda çok şey öğreniyoruz ama bazı etik kavramlar maalesef okullarda öğretilmiyor. Oysa hala usta çırak ilişkisi ile veya dededen toruna babadan oğula geçen ve öğrenilmesi gereken kavramlar var.

Bunlardan biri de bu yazının başlığıdır. “İş yerinde boş zaman olmaz”.  Eskiden çok eskiden bu işverenin hakkı, veya milli kaynak israfı olarak bile görülürdü. Ama günümüzde bu kavramlar nerdeyse kayboluyor.

Belli bir emek veya üretkenlik karşısında, çalıştığın iş yerinde teamül olarak boş bir zamanın olmaması lazımdır.  Amelelik istisna.  Çünkü o meslek, iş verilirse çalışır karşılığını alır, iş olmazsa oturur yeni bir iş bekler.

Budun dışında her ne iş yapıyorsanız yapın, usta, kalfa, ya da çıraksanız

-tertemiz ve düzenli olmanız,

-tezgahınızın tertemiz ve düzenli olması,

-işinizin gereklerini çok iyi bilmeniz,

-heyecanlı ve hevesli olmanız,

-yaptığınız işi geliştirmeniz,

-keyifle ve layıkıyla yapmanız,

-maddi ve manevi olarak bir üst basamağa taşımanız,

-arkanızdan aferim, eline sağlık, veya helal olsun dedirtmeniz,

beklenir.

Şu hep arayıp durduğunuz başarı, terfiler, ve ilerleme bunlardan sonra zaten sizi otomatik olarak bulur.

Aslında farklı bir pencereden bakarsanız bu ülke sorunudur bile. İnsanlar işini kendi içlerinde üretken olarak yapmazlarsa bir üst basamağa taşıyamazlarsa ülkeler de yapamaz. İşte bu yüzdendir ki hep yeni icatlar fikirler, Amerika’da bulunur, Avrupa’da  İtalya’da  Almanya’da  bulunur.

Vaktiyle yurt dışında bizzat şahit olduğum bazı küçük örneklerle ne demek istediğimi anlatmaya çalışayım. Örneğin amerikada çoğu oto yıkamada personelin elinde farklı boylarda küçük fırçalar, farklı bezler, ve farklı deterjanlar olurdu. O yıllarda bizde bütün araba iç dış, tekerinden direksiyonuna kadar bir bezle ve tek deterjanla yıkanır ve asla fırça kullanılmazdı. Oysa biraz düşünen herkes, küçüçük ve düşük maliyetli bir fırçanın oto yıkama işine, müşteri memnuniyetine neler katabileceğini akıl edebilir. Çünki otomobilin farklı şekillerde yüzeyleri ve farklı dokuda parçaları var. Ve bunların hepsine el uzanmaz.

Veya bir kuru temizlemeci, bakarsınız kütüphanede lekeler, ve kumaşlar üzerine okumalar yapıyor, veya denemeler yapıyor. İşini daha verimli, daha keyifli, daha kaliteli ve hatasız yapabilmek için.

Veya bir teknisyen elindeki bilgisayarlı oyma makinesinin yeteneklerini keşfedip farklı malzemelerde oymalar yapabiliyor. Oysa biz adamların yaptığı makineyi bile fonkisyonları ile tam kullanamıyoruz. Geçenlerde bir arkadaşım anadoluda küçük bir ilde bir müşterisinin 6000 euro ya asker künyesi yazmak için bilgisayar destekli bir makine aldığını söyledi. Oysa o makine ahşap, metal, cam, plastikler dahil nerdeyse sınırsız şekil ve uygulamalarda ürün üzerine yazı yazabiliyor. O kullanıcının bunlarda haberi bile yok… Çünkü dünyadan haberi yok.

Özetlersem bütün bunlar, insanların önem vermediği bazı kavramların yozlaşması ile bir ülkenin, üretkenliğinin, dürüstülüğünün, azalmasına, dışa bağımlılığının, tembelliğinin, vasatlığının, taklitçiliğinin artmasına sebep oluyor.

Her çalışan veya bir konuyla uğraşan herkes, o işi veya hizmeti bir üst konuma taşıyamıyorsa, bir üretkenlik katamıyorsa, bir başka deyişle şu hayata kendi yetenekleri ve şahsiyeti ile bir imza atamıyorsa,  bence makinedir.

Ben bir makine değilim, hayatı yaşamak isteyen bir bireyim, yaşamımın şu dakikasına kadar da hiç boş vaktim olmadı gün ve geceler bana yetmiyor ve bundan da acayip keyif alıyorum. Şu gün ölsem aklım arkada kalmaz.

Fatih Pakdamar

HediyeDenizi.com
Kaptan-ı derya

fatihpakdamar@hediyedenizi.com


Op. Dr. Turgay BİLGE

Pazartesi, 24 Kasım 2008

Saygıdeğer Turgay Bilge

sevgili ülkemde mahir elleriyle, insanların canlarını kurtaran, bir çok ailenin tedirgin bakışlarını ışık dolu gözlere çeviren, paraya pula çok merak sarmayan, işini iyi bilen ve insana güven veren bir hekimdir.

Kendisi hakkındaki hayranlık ve hürmet dolu görüşlerimin yazılı bir kanıtı olsun diye bu makaleyi kaleme aldım.

Canınızı veya canınızdan da çok sevdiklerinizi emanet ettiğiniz bu tür insanlarda olması gereken üstün mesleki özelliklere sahip olmasının yansıra  ADAM gibi bir ADAM olduğu için kendisine saygı duyuyorum.

Türk Nöroşirürji Derneği danışma kurulu üyesi olan Op. Dr. Turgay Bilge , aynı zamanda

2001 yılında atandığı İstanbul Haseki Hastanesi Nöroşirürji Kliniği şefliğini halen başarıyla sürdürmektedir.

Op. Dr. Turgay bilge ( alt sıra ortada oturan )

Muayene iletişim bilgileri :

Opr. Dr. Turgay Bilge
Beyin / Sinir Cerrahisi Uzmanı
Halaskargazi Cad. Dr. Şevketbey Sok. Konur İşh. Kat:4 İSTANBUL
0 212 231 71 53

Benim yazamadıklarmı başka bir hasta yakını yazmış internette buldum onu da ekledim…

19 Haziran 2006

Yolunuz Cerrahpaşa’ya Düşerse…

İSTANBUL Üniversitesi’ne bağlı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yeni atanan Dekan Prof. Özgür Enver’den sonra ilk kez gittim Cerrahpaşa’ya. Adı benim için hep kötü anılarda kalan Cerrahpaşa’ya giderken ayaklarım geri geri gidiyordu inanın.

Cerrahpaşa’da kalp krizi geçiren amcamı 500 m. mesafedeki hastaneye yetiştirdik ama kaybettik bundan 15 yıl önce. Bu kez babamın boyun damarlarından birinde, üstelik doktorların söylediği şekliyle beyin sapına en yakın bölgedeki damarda %80 bir daralma tespit etmişlerdi.

Bu da 12 Eylül döneminde bizim sıkıntılarımızdan dolayı bir kez felç geçirmiş babama, ölümcül darbenin kapının hemen ardında olduğu demekti. Bir beyin ameliyatını da kaldıracak yaşı çoktan geçmiş babamın derdine çare olacak bir hekimin varlığından bahsetti Op. Dr. Turgay Bilge.

İyi bir nörolog ve ahlaklı, faziletli bir insan bildiğim Op. Dr. Turgay Bilge
‘nin tavsiyesine uyarak düştük Cerrahpaşa’nın yollarına. Radyoloji tamam, nöroloji de tamam, ama nöroradyoloji ne demekti. İnsan başına gelince anlıyor.

Yeni Dekan’dan sonra adeta şantiyeye dönmüş Cerrahpaşa’da Prof. Civan IŞLAK’ın Bilim Dalı Başkanı olduğu bölüme girince sizi kayıtta karşılayan memure Ayşin Güner’in gülen yüzü ve profesyonel yönlendirmesi ile yurtdışındaki kliniklerle yarışmak için yola çıkmış bir ekiple karşılaşacağınızı anlamak zor olmuyor.

Daha sonra Uluslararası Tıp Dünyası’nın da yakından tanıdığı ve ABD dahil bir çok ülkenin kendisine teklif ettiği imkanları reddettiğini öğrendiğim, Türk insanına hizmet etmek için, kendisine sunulan imkanlarla kıyaslanmayacak mütevazi şartlarda çalışmayı kabul eden Civan Hoca ve ekibindeki hekim arkadaşları Dr. Murat Velioğlu, Dr Süleyman Dikici ve hemşire Nurşen Çetinkaya, tıbbi terimi ile karotis arter stendleme işinde öyle bir noktaya gelmişler ki, beyin ameliyatına gerek kalmaksızın bir günde hastalarını iyileştirip evlerine taburcu ediyorlar.

Bu gibi olaylara rastlamak Türkiye’ye olan güvenini arttırıyor insanın. Yaşama bağlılığını arttırıyor. Babacığımı, korkarak oraya, belleğimde kötü anılarımın yer aldığı Cerrahpaşa’ya götürdüğüm babacığımı bir gün sonra sağlıcakla evine götürdük. Orada tanık olduğum, Maliye Bakanlığı’nda takılan ödeneklerinin bir an önce serbest bırakılması konusunda bir ricam olacak Maliye Bakanı’mız Sayın Unakıtan’dan. Buraya gidip bir görme imkanı olsa keşke Sayın Bakan’ın.

Bu ekibe köstek değil destek olmak gerek. Yoksa fakir fukaranın gidebileceği, şifa bulabileceği bir imkanı daha kendi ellerimizle yok etmek üzereyiz.

http://www.gercekgundem.com/index.php/%2053/0/rss.xml?c=349&com=all

Uyanıklık başarı getirmez…

Cuma, 07 Kasım 2008

İnsanoğlu bir ömür çabalar.

Kimisi ünlü olmak için, kimisi zengin olmak için, kimisi sadece başarmak için.

Ve hep uyanık olanların başaracağına inanılır.

Oysa ben ona inanmam, bence başarının anahtarı, samimiyette, fedakarlıkta ve vefadadır.

Uyanıklık bana hep birilerinin uyutulduğu hissini verir :)

Ambulansın peşine  takılmak.
Sıraya kaynak yapmak.
Hastanede torpille sıra bulmak.
Arkadaşına çelme takmak.
Birinin emeğini kapmak.
Birinin ekmeğini kapmak.
İçeride adamı olmak.
Entrika, plan, hesaplar hesaplar…

Evinde, işinde, arkadaşlığında daha samimi olabilmek, daha fedakar olabilmek, daha vefalı olabilmek başarmaktır bence.

Ama insan önce kendiyle samimi olmalı. Bir dostuma sahtesi ile ayırt edilemiyorsa niye, saate ya da dolma kaleme çok para verdiğini sordum.

O da bana “sahtesi olduğunu benim bilmem yeterli” demişti.

Gerçekten düşünmüştüm o zaman. 1000 dolarlık nesneyi 100 dolara almak mıydı kar ?

Yaptığın işi hakkıyla yapacaksın.

Şu hayatta önce kendine hesap verebileceksin ben onu derim. Adam gibi yaşayacaksın, adam gibi çalışacaksın, adam gibi öleceksin.

Kasım 2008 istanbul
gecenin de bir yarısı

işe erken gelmek geç gelmek kronik geç kalma hastalığı

Cumartesi, 13 Eylül 2008

işe erken gelmek geç gelmek, kronik geç kalma hastalığı konulu bir makale yazacaktım.

aşağıdaki fotoğrafı içeren bir mail aldım vaz geçtim :) yazmaktan.

Çok güzel üç hikaye ve üç ders.

Salı, 02 Eylül 2008

Ben Ali Haydar Ünsal’dan aldım telifi varsa o versin hesabını…

1.Hikâye
Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.

2. Hikâye
En iyi Buğday
Her yıl yapılan “en iyi buğday” yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

3. Hikâye
Geleceğini biliyordum…
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…
3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

Söz
“Her sabah Afrika’da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika’da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur.”
Afrika Atasözü

ilk milyon dolarım

Çarşamba, 16 Temmuz 2008



Emekliliğime sakladığım porojelereden biridir “İLK MİLYON DOLARIM”.

Basitçe anlatırsam, emekli olunca bir kitap yazıyorum ilk milyon dolarımı nasıl kazandığımı şöyle bir hayat hikayemle de harmanlayarak anlatıyorum. Deli gibi satıyor 1 milyon dolar da kitaptan kazanıyorum.

Niyetimiz niyet :)

Şimdi bu projenin iki şekilde hayata geçirilme şansı var

1- Bu kitabı yazmak için gerçekten ilk bir milyon doları kazanmam lazım.

2-Aslında ortada bir milyon dolar yokken hayat hikayemi yazıp, kitabın satışından bir milyon doları kazanmam lazım.

Tabii bu durumda kitabın son sayfasına, “Sayın okurlar işte bütün olanlar oldu, ben çok çalışmama rağmen istediğim paraya ulaşamadım, ama kısmetse sizler bu kitabı aldığınız için ulaşacağım.” yazılabilir. (sanki Secret başka bir taktik mi)

Bir ara 2 numaralı versiyonu düşünmedim değil ama Türkiye’deki kitap okuma oranı!! ve kitap fiyatları beni 1. maddeye yöneltti. Durum böyle olunca da işin bir orjinalliği kalmadı ben de artık birçoğu gibi ticaret yaparak para kazanmaya uğraşıyorum.

Yine de fikrin orjinalliğine saygımdan dolayı buna bir makale yazmak gerekir diye düşündüm.

:)

Akıllı patron çalışanını kaybetmemek için her şeyi yapar.

Perşembe, 12 Haziran 2008
Bu ikinci oldu elemanlarım beni bir konuda eleştirdi, demokrat bir adam olmaya çalışıyorum eleştirmek okey ama bu eleştiriyi haksız bulduğum için birşeyler yazmak lazım geldi.

Söz konusu eleştiri benim HediyeDenizi.com u

“çalışan çalışsın çalışmayan gitsin, şartlar bu…”
veya
“kimse vazgeçilemez değildir…”
veya
“sen olmasan birini bulurum nasıl olsa…” anlayışı ile yönettiğimdi.

bunlara kesinlikle katılmıyorum

Geçen ay işten çıkardığımız 3 arkadaşınızda artık defalarca uyarıdan sonra bile düzelemeyen kronik devamsızlık ve işe gelmeme hastalığına yakalanmıştı. Onları motive etmek için elimizden geleni yaptık ödüllendirdik, cezalandırdık, tedavi için ne gerekiyorsa yaptık hem de aylarca yaptık ama artık yapacak birşey maalesef kalmamıştı .

Bu konuda en genel olarak görüşlerime gelince ataların bir sözü vardır “bir adama güvenip iş kurulmaz” diye. Ölüm var kalım var haklılar ama asıl olan kurumsal devamlılıktır.

ama yine de bütün bunlara rağmen hiçbir patron, ya da en azından çoğu patron zırt pırt çalışan değiştircek kadar

akılsız değildir.

Bir firma için en olumsuz şey zırt pırt çalışan değiştirmektir, tıpkı bir çalışan için de en olumsuz şeyin zırt pırt işyeri değiştirmek olduğu gibi.

Çünkü her eleman ayrı bir risktir,
işe alması vakittir paradır risktir,
diğer çalışanlarla uyuşması risktir,
hırlıdır hırsızdır, huyludur huysuzdur risktir,
ayrılması risktir,
şirket mahremiyetlerinin çiğnenmesi risktir,
yaşadığın duygusal anlar ( işten çıkarma anı gibi) sağlık açısından risktir,
tedarikçiler gözünde sık sık çalışan değişmesi risktir,
her geleni eğitmek firma kültürünü anlatmak paradır vakit kaybıdır risktir,
her gelen kafasına göre sistemi değiştirir risktir,
eski çalışanın iyi ilişkileri kayboluverir yenisi aynı ilişkileri kuramayabilir risktir,
çok kıymetli vakitler kaybolur risktir,

bu konudaki çoğu adım risktir, risktir, risktir,

Asıl olan devamlılıktır, işte, evlilikte, dostlukta, hayatta, herşeyde.

AKILLI ve PARA KAZANMAYI İSTEYEN HER PATRON

ÇALIŞANI KAYBETMEMEK İÇİN HER ŞEYİ YAPAR

AMA YAPABİLECEKLERİ İMKANLARI DOĞRULTUSUNDADIR.

Beni eleştiren sayın çalışanlarım hadi samimiyetime inanmadınız (ya da ben size hissettiremedim) anlarım ama
hiç değilse zekama saygı duyun :)

Demek isitiyorum ki iş gören bir çalışanı kaybetmek aptallıktır, akılsızlıktır, beceriksizliktir… …

Sizi seviyorum, işimi seviyorum, onu ayakta tutmak için herşeyi yaparım.

Kariyerinizi iyi planlayın, çok özeleştiri yapın.

Siz de işinizi sevin, onun için uğraşın, çabalayın, kendinizi geliştirin, ve çok çalışın.